“CURAGİBİ”
Soyadımın yanına “gibi” gibi bir kelimeyi koymak hiç kolay olmadı. Ben pek yakışı bulmasam da etrafımdaki çoğu insandan bu iki kelimeyi sürekli duyuyorum. Cura gibi gezmek lazım, cura gibi yemek pişirmek istiyorum, cura gibi dağlara çıkmak istiyorum, cura gibi fotoğraf çekmek istiyorum, yaptığım her işten cura gibi keyif almak istiyorum, cura gibi, cura gibi…
Adına meziyet diyebileceğim bu yaşam biçimini, şu ana kadarki seçimlerime, dönüm noktalarıma ve seçtiğim yolda geçirdiğim yüzlerce, binlerce deneyime bağlıyorum.
Çok çalışkan bir anne babanın ikinci evladı olarak Bodrumda dünyaya geldim. Ev hanımı anne ve denizci baba. Mükemmel bir abla. Çalışmaktan hayatı kaçıranlardan benimkiler de. Ama öylede böylede güzel işler başarmışlar. Sağolsunlar varolsunlar.
Gelelim bana. Çalışmak ve para kelimelerini birbirinden ayırmak kanaatindeydim hep. Hiç zengin olmadım. Olmakta istemedim. Hiç başarılı bir insan olmadım. Emin olun başarılı da olmak istemedim. Çok geniş uçlu bu zenginlik ve başarılı olma kavramlarının insani duyguları körelttiğine, odaklanmayı kötü yönde etkilediğine inanıyorum. En acısı da ne paranın ne de başarının mutluluk ve huzur getirdiğine inanmıyorum. Tatmin duygusuna, akışa ve sürece inanıyorum.
90ların ortası, ilkokula başladım. Kafa zehir. Liseye kadar sınıf birinciliği okul derecesi. Hep ilk üçteyim. Gidip geliyoruz. Hızlı okuma yarışı, bilgi yarışmaları oluyor ödüller alıyorum. Her şey karşıdan güzel. Övgüler, ödüller, akrabaların, öğretmenlerin takdirleri. Ama yok, olmuyor. Anlamaya çalışıyorum. Bu iş nereye varacak. Kurulmuş oyuncak gibi bir grup insan. Pili bitenin sırtındaki mekanizmayı çevirip bırakıyorlar sahaya. Durumun farkında olmayanlar yarışma hırsıyla koşturmaya devam ediyor. Ben herseyin farkındayım. Sıyrılmaya, yön bulmaya çalışıyorum. Resim yapıyorum, yazılar yazıyorum, araştırıyorum, sürekli kitap okuyorum, fırsat buldukça kütüphaneye gidiyorum, ara sıra müzik aleti çalmaya çalışıyorum, folklör ekibine katılıyorum, tiyatro gösterilerine çıkıyorum. Hepsinde de kendimce çok iyiyim. Deniyorum, oluyor. Keyif alıyorum. Bu etkinliklerde kendimi yarışmada hissetmiyorum zevk için yapıyorum. Hem bireysel hem ekip çalışmasıyla kendimi özgür ve sosyal hissetmenin verdiği mutluluğu yaşıyorum.
Nihayetinde çok kalabalık bir yarışta tek rakibimin kendim olduğu duygusu ruhuma işlenmeye başlıyor. Bir yarışta yalnızsanız kazanan da kaybeden de hep siz olursunuz diyerek hareket etmeye devam ediyorum.
Sonrası zaten çorap söküğü. Farkındalık ve tatmin duygusu. Bu genç yaşta bile para değil deneyim diye yola çıkıyorum her seferinde. Başarı değil keyif alma arzusu peşindeyim. Hedefe değil çıkılan yola odaklanıyorum.
2000ler… Teknolojiyle birlikte bir yandan dünya değişime giriyor. Bir yandan büyüyoruz. Herkes büyüyor. Küçükken yarıştıklarım bir yola girmiş, rotaları hazır. Otuz kırk yıl sonra nerede ve nasıl olacakları az çok belli. Etrafımdaki insanlar benim eğitim tarafımdaki çalışkan ve azimli yanıma bakarak hayatımı şekillendirmeye çalışıyor. Ve acı gerçekler orada yüzüme tokat gibi çarpıyor. O yaşlarda ne kadar da istekli ve asi olursanız olun sonuçta çocuksunuz. En ürkütücü tarafı da maddi olarak aileye bağımlısınız. Benim adıma planlar yapılıyor. Hukuk. Gemi inşaat mühendisliği. Mimarlık. Meslek grupları havada uçuşuyor.
Her biri birbirinden değerli meslekler ve açıkçası cazipte gelmiyor değil. Ama bunlar beni yorardı. Hayatımdan yıllar alırdı. Beni istemediğim bir yarışa sokardı.
Ve herkesi karşıma alarak ters köşe bir bölüme tercih yaptım. Sosyal olmak için, insan tanımak ve kendimi hem dil hem vizyon açısından geliştirmek için üniversite hayatı şarttı. İngilizce İşletme okumaya karar verdim. İzmire gittim. En güzel yıllarım başladı. Kolay bir bölüm seçmiştim ve İzmir kendimi geliştirmem için en doğru verdiğim karardı. Sanat, sosyallik, zaman yönetimi, insan analiz etme, hobilerim üzerine gitme gibi meziyetlerimi burada geliştirdim. Güzel İzmiri dibini sıyıra sıyıra yaşadım.
Anlatsam inanın roman olacak bir süreç olan üniversite hayatımı bitirip mezun oldum. Dolu dolu geçen 5-6 yıldan sonra Bodruma döndüm. Burada beni bekleyen aile işim ve Bodrumlu sosyal çevrem vardı. Herşey tam istediğim gibi ilerliyordu. Hayatı kaçırmamak için bir plan yaptım. İşim belki de dünyanın en güzel işi olan mavi yolculuktu. Nisan ayında başlayıp ekim ayında biten bir iş. 6 ay boyunca Ege ve Akdenizdeki koylarda, Yunan adalarında çalışıp kalan 6 ay karada vakit geçirmek. Teknede yazları her hafta Dünyanın farklı ülkelerinden, Türkiyenin farklı şehirlerinden insanları ağırlamak ve onlara hizmet vermek.
Ancak amacıma daha ulaşmamıştım. Bu iş güzeldi. Esnekti. İstesem kendimi yarışa sokardım, başarı için işleri büyütür çok paralar kazanırdım. İstediğim bu değildi. Kendimi bulmaktı. Keyif almaktı.
Hiç gocunmadan, turizmde iş insanı olmayı elimin tersiyle itip, sıfırdan başladım. Miçoluk zaten o zamanlara kadar keyifle yaptığım bir seviyeydi. Kendi kendimi terfi ettirip teknede aşçı olmaya karar verdim. Bu bir tercih değildi aslında. Israrlara dayanamadım. Yemek yapmak hep hobimdi. Kendime, eşe dosta yaptığım yemekler hep konuşulurdu. Teknede yemek yapmak fikri bana hep cazip gelen ama cesaret edemediğim bir tarafıydı mavi yolculuğun.
Ve Aşçılık kariyerim başlamış oldu. İnsan doyurmak ve mutlu yüzlerini görmek beni inanılmaz tatmin etmeye başladı. Teknede yemek yapmak öyle otel restoran işine benzemez. 1 hafta boyunca 3 öğün hatta 4 öğün aynı 12 insana yemek yapmak. Hemde 6 ay boyunca. 24 saat mesai. Hergün farklı mezeler ve yemekler. Hepsini ayrı ayrı mutlu etmek. Hem çok zor hem çok tatmin edici. Övgülerle birlikte kendini daha da geliştirme hissi. Gaza geliş. Ve final. Resmen orgazm.
Yıllar birbirini kovaladı. Kendimi kendime kanıtlamaya devam ettiğim bu süre içinde sosyalliğin de dibine vurdum. 6 ay teknede yemek yaparak övgüleri kazanırken, bir yandan Yunan adalarını keşfedip insanlar kazandım, yunan kültürüne asimile olmanın kıyısından birkaç kez döndüm. Sürekli yeni yemekler yedim ve pişirdim. Ege ve akdeniz koylarını keşfedip her gün huzura el salladım, kış aylarının planlarını yaptım. Yazın denizden seyrettiğim kıyıları kışın trekking yaparak keşfettim. Antik Likya, Leleg ve Karia yollarının her kilometresini karış karış yürüdüm. Tarihi kurcaladım. Mitolojiyle soyut dünyanın gizli geçmişini okudum ve içimde yaşadım. Yaşadığım toprakların geçmişini, medeniyetlerin kronolojik olarak ilerleyişlerini, yaşayış biçimlerini araştırdım.
Doğaya ve tarihe olan tutkumun azalması mümkün değildi. Doğa uyuşturucu gibidir, kendini ve özünü tek başına keşfetme yeridir. Seni bir kez kucakladı mı hayatın artık eskisi gibi olmaz. İyileştiricidir. Doğada vakit geçirdikçe okuduğum kitap sayısı ve araştırma konularımın çerçevesi büyüdü. İlk insana kadar gittim. Ateşin bulunuşu. İlkel yemekler ve tohumlar.
Harmanlanan bilgilerle “Tohumdan sofraya” ilgimde çığ gibi büyüdü. Tarıma da ilgimin artması aslında kaçınılmazdı. Doğal tarımın yollarını araştırdım. Amacım büyümek veya ticari amaçlı aktif bir tarım değildi. Doğayı öğrenmek ve hissetmekti. Üretim bir dersti benim için, ve dersime iyi çalışıyordum.
Çerçeve büyüdükçe artık hayatımda değişikliğe gitmem lazımdı. İlgi alanlarım ve meşgalelerim artıyordu. Her ne kadar çok sevdiğim bir iş olmasına rağmen teknenin üzerinde olmak beni bir adım öteye gitmemde engelliyordu. Yeni yol haritamı çizmiştim. Diplomamda yazan İşletme ibaresini itekleyen güç olarak arkama alarak, mütevazi yıllarıma kattığım keyifli işimi ve yaşadığım mavi yolculuk deneyimlerini pazarlamaya başladım. Günün sonunda amacıma ulaşmıştım. 12 ay benimdi. Ama hayat amacımdan sapmamaya kendime söz verdim. İşimi severek, kendi çapımda, yorulmadan, çok büyümeden, kaliteli ve butik şekilde yapacaktım.
İnandığım ve keyif aldığım bu yolda uykularımı kaçıran reddedilemeyecek tekliflerle sınandığım zamanlar da oldu. Yaptığım işleri takip eden ve iletişim becerilerime hayran olan insanlardan gelen teklifler beni arşa çıkarmıştı. Büyük bir kurumsal firmadan marka yöneticiliği teklifi, Amerikada bir Yunan restoranı işletmeciliği, sayısız aşçılık teklifleri, maaşımı kendim belirleyeceğim özel yatlarda kaptanlık teklifleri, uluslararası yat acentalığı şirket kurma teklifleri, tarımda yeni bir iş modeli kurma teklifi, yine kurumsal bir firmada iletişim sorumlusu olma teklifi. Bunları düşünmeden reddetmek bazılarına aptallık olarak gelebilir. Ama hiç bir para ve kariyer benim zamanımı satın alamazdı.
Yaşım olmuştu 30. Tam zamanlı hobilerle, yarımın yarı zamanı çalışmayla, seyahat etmeyle ve zamanı yönetmekle geçen dolu dolu 30 yıl. Ertelemeyle uğraşmaktan artık yorulup askere gittim. 30 yılın sonunda kendimle baş başa kaldığım 6 ay. Hayatı sorguladığım ve ne yaptım ne yapıyorum ve ne yapacağımı tekrar gözden geçirdiğim kısa bir süreç. Bana en iyi gelen dönemdi.
Derken, şans eseri, hayatımda aslında farkedemediğim en büyük eksik parçamla tanıştım. Yol ve hayat arkadaşım Pembegül. Artık tamamlanmıştım. Meğer yaşadığım hayat hep eksikmiş. Ona çıktığım bu yolu uzun uzun anlattım. Heyecanla dinledi ve her bir kelimesinde yanımda olduğunu hissettirdi. Şimdi bu yolu birlikte yürüyoruz. Yollar artık daha güzel. :))
35 yaşıma merdiven dayadığım bu günlerde, geride keşke diyeceğim hiçbir şey olmadığı için çok huzurluyum. Tercihlerim, dönüm noktalarım, doğru kararlarım beni bu noktaya getiren yegane unsurlardır. Kaderimize engel olamayız ama ona bir şekilde yön verebiliriz. Düşünüyorum da; ilkokulda o yarışa kaptırsaydım kendimi, lisedeyken hukuk, mühendislik, mimarlık yolunda bir adım atsaydım, üniversitede hayatı kaçırıp beyaz yakalılığa terfi etseydim, ve ya aile işime odaklanıp işleri büyütseydim yine de bu hayatı yaşar mıydım?
Herkes başrolü olduğu bir filmin senaryosunu yazıyor. Sonunuda kendi belirliyor. Girişi değiştirmek için çok geç, gelişme kısmı içinde. Ama sonuç insanın kendi elinde. En güzel sonların başladığı an şu an.
Kısa kısa bahsettiğim bu her bir paragraf başlı başına uzun bir hikaye barındırıyor aslında. Düştüğüm, kalktığım, karar almakta çok zorlandığım süreçler oldu elbette. Bu süreçte öğrendiğim en yegane şey öğrenme açlığının insana verdiği huzur. Aslında en büyük meziyetim buymuş. Yazma sebebim de bunu aktarabilmek.
“Cura Gibi” demek hoşuma gitmiyor aslında. Herkes farklıdır ve eşsizdir. Ama hayatı kaçıran ve hayat amacından sapan, yarışa kendisini kaptıran o kadar insan tanıyorum ki. Özellikle de yeni nesil. Bana ne iş yapıyorsun diye sorduklarında zamanı yönetiyorum diyorum. Ve devam ediyorum, bahçeyle uğraşıyorum, okuyorum, seyahat ediyorum, fotoğraf çekiyorum, yemek yapıyorum, doğayı, bitkileri, hayvanları inceliyorum, trekking yapıyorum, tarih araştırıyorum, müzik aletlerini deniyorum, boş zamanlarımda yeni diller öğreniyorum, arada bir de turizmle uğraşıyorum.
Bilmem anlatabildim mi?
Paraya ve her türlü bilgiye ulaşmanın çok kolay olduğu bu son yüzyılın ilk çeyreğinde, aslında bunların insanı tembelleştirdiğini görmek çok üzücü ama çözümün basit olması içimi rahatlatıyor.
Doğru hayat zamanı yönetmekle başlar. Her şey için zamanımız var. Tarım yapalım, bol seyahat edelim, hobilerimizi iş haline getirelim. Para kazanmaktan daha güzel bir şey varsa o da zaman kazanmak. Emin olun bu kazandığınız “zaman” size para olarak, deneyim olarak, huzur olarak geri dönecek.
“Curagibi”nin, hayata başka açıdan bakmak isteyenlere, seyahat etmesini, okumasını, araştırmasını sevenlere, tohumdan sofraya zihniyetini hissetmeye, yeme içme rehberi arayanlara kısacası yarış içindeki hayat dışında zamanı yönetmenin tadına varmak isteyenlere bir yol gösterici olacağını düşünüyorum.
Keyifle, iyi okumalar.